İsler akıyor sazın tellerinden. Yağmur sesine karışıp, önce yeraltına sonra göğe yükseliyor. Bir kapı açılıyor sonra ardına kadar, uzuyor gözlerdeki yalın kılıç atlı. Yağmuru durdurmaya yetmiyor bu. Bu ki, ne şah bilir ne hükümdar. Bilmez, cahilliğindendir. Bir rüyaya uçarmış her atlı.
İsleniyor bütün sesler bütün perdelerden. Kapkara bir hüzün oluyor dile gelen sözler. Kutsal gölgelere sığınıyor duvarlar. Sonsuza uzanan keman rengi dudaklardan çıkıyor ateş. Boğaz yırtılıyor bende…
Yağmur yağıyor araba gürültülerine. Asfalt asap bozuyor. Bir ev lambası açılıp kapanıyor. Fayanslar ölüm yansıtıyor arkamdan. Sen yoldasın. Tramvayla işe gidiyorsun. “Hayırlı işler sana”.
İsmin –den halindeyim hep. Belirtili isim tamlamaları yapamıyorum.
***
Yollar ayrılmış. Buradan oraya bir gökkuşağı uzanıyor. Biniyorum, renklere asılıyorum. Şarkılar haz vermiyor. Sinir ağlarla örüyoruz memleketi dört bir yandan.
Bir taş yeter mi şu köhneliği yıkmaya? Bir çocuk, mahallesinde misket oynuyor, devlet memuru saz sanatçıları eşliğinde.
Neredeyiz beyler, hanımlar? Rüya mı? Nibelungen ejderhasına karşı savaşacak kalifiye Siegfriedler aranıyor diyordu ilanda. Dolgun övgüler ve kahramanlık kılamları yakılacak adına.
***
Ne bir kullanım değeri vardı ne de değişim. Oysa en çok satanlar vitrininde sergilenmek isterdi hep. Hem ötekiydi hem beriki. En az 40 bin kişiye seslendiğini, sesinin dört bir yanda yankılanmasını kurardı uyumadan önce. Çocukken dayak yediği çocukları kıyasıya dövdüğünü hayal ederdi bazen de. “Aşıklar katredir, sen ummanısın” demeliydi sevgilisi ona.
***
Var olanın ve görünmeyenin içinde kendinde olarak nesneleşmek isteği, kendi için özneyle cebelleşmekte bu bahar havalarında. Bir kibrit çöpü olmak ve istendiği an yakılarak yok olmak. Farzet ki bir aşk rüzgarı çarptı seni ya da sevgilinin yorgun sesi ikiye böldü yüreğini. Yine de kendine gelemiyorsun. Geceleri kısaltan üzüm tortusuna sığınıyorsun, bir de dinlenmekten anlamını kaybetmiş türkülere. Aşkın adını gökyüzünübibergazıkaplamışkent koyuyorsun.
Yol üstündeki su birikintilerine daldırıp ayakkabılarını yağmur altında şemsiyesiz yürüyorsun, gerisini düşünmeden cesaretle yaptığın tek iş bu oluyor.
Eve gelindi. Alet-i telefonun hünerlerine sığınarak sevdikler arandı.
Doğmak, yaşamak ve ölmek öyle üstünden atlanacak işler değil. Her biri şans, yetenek, bilinç talep ediyor. Ne mutlu bunlara sahip olanlara ya da bunları elde etme azmine sahip olanlara…Kadıköy’de kokoreç yenilen günlere her zaman sahip olunmuyor işte. Öyleyken böyle diyip sezilmeden ama izlenerek öğrenilen düne denk gelen doğum günün kutlu olsun hocam…
05 Mayıs 2008 Pazartesi
I am high dostlar
29 Nisan 2008 Salı
Burda Soruları Sadece Sokrates Sorar (Felsefe Notları 2)
Yok olan şeyler var. Yerine başka şeyler geliyor. Başka şeye dönüşmüyor, varlığını başka şey görünümünde sürdürmüyor. Külleniyor ama küle dönüşmeden. Üzerindeki rengi savurarak sonsuzluğa, sararıyor, Teksas Tommiks’lerdeki “soluk benizliliği” benimseyerek…Aksini söylese de Anaksagoras… Lavoisier’in kendinden 24 yıl sonra aynı şeyleri söyleyeceğini bilmeden… “Hiçbir şey yoktan gelmez, hiçbir şey yok olmaz. Olmak yerine birleşmek, ölmek yerine ayrılmak denmelidir. Yer değiştirmekten, toplanmaktan, dış görünüşlerin değişmesinden başka değişme yoktur. Öz değişmez. Özdek (madde) olan bu öğeler cansızdırlar, kendiliklerinden kımıldayamazlar. Onları kımıldatan, devimleyen bir öğeler öğesi vardır ki, bu zihindir”. “İnsanın mayası (özü) bozuktur (çiğ süt emme nedenselliği bağlamında)” tesbitini henüz yapamamış olsa da bilimsel sayılabilir söylenenler.
Büyük Öğütçüler’i sevmedim. Atasözü, özdeyiş türü söylemlere oldum olası gıcık oldum. (Yok yahu şu cümleyi yazdıktan sonra düşündüm de aslında bu tür sözleri seviyorum…yazmanın en sevdiğim yanı bu işte. Yazarken düşünme durumları var…konuşurken öyle değil…konuşurken es geçebildiğiniz bir sürü boş lakırdıya yazarken ya da yazdıktan sonra gözlerinizi kapayamazsınız)
Konfüçyüs, Gotama Buda, Sokrates…”Öğüt verme varsa para ver” cümlesiyle aramdaki çarpık ilişkiye son vereli bayağı oldu. Öğütlere kulak vermek gerekir fakat bunların öğütleri de çok sıkıcı. “İyi olun, ana babanıza saygılı olun, insanlarla iyi geçinin”…”kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi başkalarına yapmayın”…Olur, yapmayız…Nasıl yapmayalım? Bizle başkaları bir mi? Biz her şeyden önce dünyayı, evreni kavramak gibi üstün bir çaba içinde olan insanlarız. Ya onlar? Midelerini doyurmak, cinsel ihtiyaçları gibi basit güdülerini beslemek ve yine basit şeylerle mutlu olmak dışında bir hayatları olmayanlar…Oysa biz, biz insan bile değiliz. Bizim, midemiz, penisimiz ya da vaginamız, bizim derimiz…bizim dünyayı algılayışımız, beynimizin kıvrımları, hücreleri ve nöronları bile farklı değil mi yani? (nöron ne ya doğru mu oldu bu)…
Sokrates Protagoras’la bir konuda çatışmada. Protagoras “genel ahlak yoktur, ölçü kişiye göre değişir” diyor. Sokrates “ölçüler kişilere göre değişirse, toplumu hangi değerler üstüne oturtacağız?” diye soruyor ve “ODUR”dan sonra başımıza ikinci belayı tebelleş ediyor: ERDEM…
Sokrates yazmıyor ama çok konuşuyor ve sonu tüm çok konuşanlar gibi oluyor…
Çok adam gelip geçiyor şu “Sultan Süleyman’a bile yar olmayan” dünyadan.
İdeler, bize dışarıdan gelmezler. Onlar, önceden zihinlerimizdedirler. Dışarıdaki maddesel bölgeler, bizlere onları hatırlatarak, onları uyandırırlar. Bu yüzdendir ki bilgilerimizi, duyularımız yoluyla, maddelerden aldığımızı sanmaktayız. Bu bir kuruntudur. Gerçekte, maddeler, evrensel akıldaki örneklerine göre biçimlenmişler, sonra da, bizlere görünerek, zihinlerimizde uyuyan asıllarını uyandırmışlardır. Niçin?.. Çünkü gerçek olan, süreklidir, kalıcıdır. Sürekli ve kalıcı olanlarsa, maddeler değil, sadece düşüncelerdir. Güzellik kavramının usumuzdaki varoluşu önceldir. Güzel kadın ya da erkek sonludur, görecelidir ama güzellik mutlaktır. Platon’un ses efektlerini yapıyorum sadece…Bu efekt, bu efektin kuvveti, yaralı aç materyalistlerin gözlerine perde vuran, onları oldukları yerde kudurtan kuvvet…2500 yıl sonra bile feylesofların beynine şeytanı düşüren meret…
Felsefeye kattıklarını bir yana bırakırsak şu anlama gelen anlayışı üzdü beni: Yenilikler, toplumun sağlam düzenini bozarlar. Bu yüzden örnek devletin kapıları her türlü yeniliklere kapalı kalmalıdır. Yenilikler gençlerden türerler. Bu yüzden yaşlılar gençleri sürekli bir baskı altında tutmalıdırlar. Kötü müzik, kötü şiir yasaktır.Bir müziğin, bir şiirin kötü olup olmadığına yargıçlar karar verir. Onların izni olmadan hiçbir müzik çalınamaz, hiçbir şiir okunamaz.
Bir arkadaş “Devlet”i okurken kızıp duruyordu, bense Platon’un düşüncelerinin toplumsal gelişmeye uygun düştüğünü, bugünün ölçüleriyle bakmamak gerektiğinden dem vuruyordum ama kızılmayacak gibi de değilmiş yani…
Yazıyı yazarken kulaklıkları takmış “Best Classics 100” albümünü dinliyordum, Platon’un sözleri beni Kahtalı Mıçının şu şiirini dinlemeye tahrik etti…Hani o kadar fena değil yahu…
Aristippos’a göre de her davranışın nedeni, mutlu olmak isteğidir. Yaşamanın ereği hazdır. Bizim haz dediğimize Yunanlılar hedone, İ.Ö. IV’üncü yüzyılda yaşayan Kirene’li Aristippos’un felsefesine de hazcılık anlamına hedonisme diyorlar. Bu düşünceye oldukça yakınım. Haz alınacak şeylerin kişiden kişiye değişecek olması bir yana insanın yaşamdaki yönünü belirleyenin mutluluğa varmak olduğunu düşünüyorum. Kimine göre bir ev, kimine göre araba, kimine göre bir işyeri, kimine göre iyi bir meslek ve kariyer, kimine göre kaliteli uyuşturucu, azami seks, ya da yalnızlık, kimine göre iyi bir yazar olmak, ünlenmek ya da her gün lezzetli bir yemek, başını sokabileceği bir barınak…ne olursa olsun haz ve mutluluk… ya da idealleri için ölerek kahramanlaşmak kimi için…kendisine, düşüncelerine, kişiliğine değer veren bir sevgili veya…
Aslında “Düşünce Tarihi” adlı kitabı çoktan bitirdim. Ama bu notlar çok yavaş gidiyor. Bir dahaki sefere Aristo’yla uğraşıp birkaç yüzyıl atlayacağım. Bunuyorum yavaş yavaş, bunun farkında olmak bana mutluluk veriyor…
28 Nisan 2008 Pazartesi
Nasıf ve Köyü
Annemin ve dedemin köyünden (Nasıf'ın Komu, Allahın zeval vermeye yanaşmadığı TC'nin koyduğu adla Yeşülbük)görüntüleri youtube'da görünce sizinle paylaşmak istedim...sizden başka kimim var ki -)
Kış var kış var...

Dünyanın en iyi kemanistlerinden Nigel Kennedy'den...Keman sevicilerine tavsiye edilir...Vivaldi bu ülkede yaşasaydı "Winter"ini nasıl bestelerdi diye merak etsem de...
26 Nisan 2008 Cumartesi
Kütle eşittir...

KİTLELER ANLAMIYOR
Yazarla okurun
arasında
aracılar durur,
ve aracının
zevki
en ortalamadır.
Aracılar ordusunun
bu ortalama zevkinden
hem eleştiri
hem düzelti
binlercedir.
Sen
ne dersen
de
Aracı gene
bildiğini
okur:
"Ben
başka
bir insanım.
Nadson'un
şiirlerini
şimdiki gibi anımsıyorum...
İşçiler
kısa dizeleri
sevmiyor.
Ama Aseyev
aracılara
hâlâ sövüyor.
Ya noktalama imleri?
Bir nokta
sanki bir ben.
Siz
nokta ekerek
şiirleri süslüyorsunuz.
Yoldaş Mayakovski,
yambla yazsaydınız,
size her dize için
yirmi kuruş fazla öderdim."
Eleştirmen
on milyonların
bu iki temsilcisinin
yanından geçerken duygulandı.
Hiç bir ayrıcalıkları yoktur
et ve kemik...
İnsan insandır!
Ama akşam oturup
çay içerken övünür durur:
"Ben
bu işçi sınıfını
iyi tanırım.
Suskunluğunun
nedenini bilir
ruhunu okurum.
Ne bozulur,
ne umutsuzluğa düşer.
Böyle bir sınıftan
kim okunabilir?
Yalnızca Gogol,
yalnızca klasikler.
Köylüler mi?
onlar da aynı,
hiç bir ayrımı yok.
Şimdiki gibi anımsıyorum.
İlkyazdı, yazlıktaydı..."
Bizdeki yazarların
böyle boşboğazları
kitlelerin
sık sık
beynini bulandırıyor.
Ve devrim öncesinin
söz
fırça
ve keski sanatının
bir sürü örnekleri dolaşıp duruyor
ve aydın yetenekler
kitlelere akıyor.
Düşler,
güller
ve gitar sesleri.
Ben korkudan benzi uçmuş
yazarlardan
yoksul şiirlerinden
yakınmayı
artık bırakmalarını
rica ediyorum.
O böyle
birkaç
bayatlamış masalı,
saatlerce anlatır
açıklar,
bu umutsuz aydın
her şeyde bir kusur bulur:
"İşçiler ve köylüler
sizi anlamıyorlar" der.
Yazar
suçlu suçlu
boynunu büker.
Ama bu
en etkili eleştirmen
köylüyü
ilk kez
savaştan önce,
yazlıkta
et
alırken gördü.
İşçileriyse,
bundan daha az.
İkisini birlikte
bir su baskınında
tesadüfen gördü.
Bir köprüden
çevreye,
taşan sulara,
yüzen buzlara
bakıyorlardı.
Çünkü yönetici sınıf
artık sanattan da
en az sizin kadar
anlıyor
Sen kitlelere
yüksek kültürü
götür!
Böylesini ve benzerlerini.
Size de,
bana da,
köylülere de,
işçilere de
iyi kitap gerekli,
çünkü iyi kitap
anlaşılır.
VLADIMIR MAYAKOVSKI
Çeviren : Mehmet ÖZATA
NOT: 1891'den bu yana "1 Mayıs" afişlerinden yapılmış slayt için tıklayınız. (Kızılbayrak.net'ten alınmıştır)
25 Nisan 2008 Cuma
Bir Türküden Bir Yazıya

Yüzyıllar önce, İslam’ın usçu bir eleştirisidir aslında Batınilik. İslam dininin baskı ve şiddeti ve tarihsel koşullar altında açığa vurulamamış, ve bu yüzden dinsel bir görünüş altında gizlenmiştir Batınilik. O, siyasal amaçlar da gütmüş ve bu amaçlara varma yolunda din görünüşünden olduğu kadar tasavvuftan da geniş çapta yararlanmıştır.
Eleştiriyi yumuşatmak ve şiddete uğramamak için yeni anlamlar yaratılması gerekiyordu. Batıni anlamlar, böylece, zahiri anlamlardan varedildi. Şarap içilmeliydi, güzel sevilmeliydi ama bunu açıktan yapmak riskliydi. Açıktan yapanlar, savunanlar asılıyorlar, derileri yüzülüyordu. Gizliliği araştıranlar, gizlenmeliydiler. Mansur gibi asılmak, Nesimi gibi derisi yüzülmek düpedüz budalalıktı. Anlaşılır’a varabilmek için anlaşılmaz olmaktan başka çıkar bir yol yoktu. Açık seçiğin yerini, bu açık seçikliği gizlemek amacıyla semboller aldı.
Mütezile olduk, sapkın diye adlandırıldık. Suçlusu şunları diyen Bayezet-i Bestami’dir: On iki yıl benliğimin demircisi, beş yıl gönlümün aynası oldum. Sonra, bir yıl, bütün gücümle, gönlümle benliğimin arasına baktım. Dışımda bir dinsel yadsıma (küfür) kemeri gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım. Sonra baktım, içimde de bir dinsel yadsıma kemeri gördüm. Beş yıl da onu kesmek için çalıştım. Halka baktım, onları ölmüş gördüm. İlk anladığım şey Tanrı birliğiydi (vahdaniyet). Bir kuş oldum. Nitelik (keyfiyet) havasında on yıl uçtum. Bu havadan yüz milyon kez daha büyük bir havaya ulaştım. Öncesizlik (ezeliyet) alanına erişinceye kadar uçtum. Öncesizlik alanında Ahadiyet ağacını gördüm. Gördüm ve anladım ki, bütün bunlar hud’aymiş (hileymiş). Gördüğüm her şeyin ben olduğumu anladım.
Simurg sizsiniz, küllerin altındaki mavi göğün yaratıcısını ne dağlarda ne şehirlerde aramayın beyler ve hanımlar.
İncele, kuşkulan, bekle, sıtk ile bağlan, açıkla, özümle, sıyrıl ve kendinle baş başa kal.
Mürşit: Bu yol çetindir, kıldan ince kılıçtan keskindir, melamet yoludur, demirden yaydır. Erenler, “gelme gelme, dönme dönme, gelenin malı, dönenin canı” buyurmuşlar. Erenlerin nasihatlarıyla hareket edecek kuvveti ve azmi kendinde buluyor musun, ne dersin ey talip?..
Talip: Allah eyvallah
Mürşit: Nefsinle mücadele et, herkese iyilikte bulun, batıla uyma, kudretin varken affet, devletin varken mütevazı ol, kimseden mürüvvet ve insaf bekleme, eline, beline; diline sahip ol, hakikat sırlarını faş etme.
Şakik soruyor: Sizin yaşama ilkeniz nedir?..
İbrahim Ethem: Bulunca Şükrederiz, bulmayınca sabrederiz.
Şakik: Onu bizim Horasan’ın köpekleri de yapar, bulmayınca şükretmeli, bulunca dağıtmalı.
Karmatiler…Babek…Dedelerimiz
Büyük babam Mazdek, “Mal insanlar arasında ortaktır”, diyordu. “Çünkü insanlar, Tanrı’nın kulları ve Ademin çocuklarıdır. Her biri ihtiyacına göre yekdiğerinin malını
kullanmalı ve hiç kimse bu haktan yoksun kalmamalıdır. Herkes malca eşit
olmalıdır.”
Çelebi Sultan Mehmet, Bedreddini karşısında görünce, “yüzünüz neden bu kadar sarardı?” diye sormuş. Bedreddin de şu karşılığı vermiş: Güneş, batarken sararır.
Eğer “çoktandır iyi bir deyişler albümü çıkarana rastlamadık” diyorsanız, bende bu yazıyı yazma fikrini oluşturan (şarabın yanında) Ali Rıza Albayrak-Hüseyin Albayrak kardeşlerin “Şah Hatayi Deyişleri” albümünü tavsiye ederim.
18 Nisan 2008 Cuma
Tanrı, Ben Ve Sıkıntı

İnsan ben, aynı şeyleri yaşamaktan, kimin ne söyleyeceğini bilmekten, benim nasıl davranacağımı kestirmekten, toplumsal ya da bireysel prosedürlerden bazen korkunç bir sıkıntı yaşarken, O, 6 milyar insanın, tüm canlıların kalplerindekini bilmesinden şüphe edilemeyecek olan Tanrı'nın sıkıntıdan intihar ettiğine eminim. Yok eğer etmediyse O bir megalomanyak.
Tövbe tövbe